kategoriler

Türk Edebiyatının En Önemli İsimlerinden Cemal Süreya’nın Kısa Hayat Hikayesi


İkinci Yeni akımının öncülerinden kabul edilen, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri, kaleminden aşk damlayan Cemal Süreya’nın hayat hikayesi…

Gerçek ismi Cemalettin Seber olan Cemal Süreya, 1931 senesinde Pülümür’de dünyaya gelmiş, sadece 1931 diyoruz çünkü doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Hayatının ilk yılları burada geçen Cemal Süreya, Şeyh Sait isyanından sonra 1938’de ailesiyle birlikte Erzincan’dan sürgün edilmiş. Yük vagonunda çıkılan uzun tren yolculuğu Bilecik’te son bulmuş ve Aile, Bilecik’te yaşamaya başlamış. Daha sonra Süreya bu tren yolculuğu “Kişne Kirazını ve Göç, Mevsim” şiirine de anlatmıştır. Yaşadığı bu göç onun hayatı boyunca unutamayacağı olaylardan belki de ilki olmuş. Daha sonra sürgün edildikleri Bilecik’te annesini kaybetmesi onu derinden sarsmış.

Önce doğduğu yerden ayrılan, ardından da annesini kaybeden Cemal Süreya küçük yaşta üvey anne şiddetiyle tanışmış. Yaşadığı bütün bu olaylar ileride yazacağı eserlerinde, yaşayacağı aşklarda, yapacağı evliliklerde izlerini gösterecektir. Zor bir çocukluk geçiren Cemal Süreya için bu hayatın sonrası da bir hayli zorlu geçmiş desek yanılmış olmayız.

Peki, bir Cemal Süreya şiiri okuyup da aşka inanmayan biri olabilir mi? O bizi aşka ve aşkın güzelliğine inandıran bir şairdi. Aşka aşık deyiminin onun kadar yakıştığı başka bir şair yoktu belki de. Her seferinde aşık gibi aşık oldu, her seferinde ilk kez aşık oluyormuş gibi aşık oldu ve her seferinde bizi aşka yeniden inandırdı Cemal Süreya. Tüm hayatı boyunca mücadele içinde oldu, ama asla aşktan vazgeçmedi; hissetti, aşık oldu, yaşadı ve tüm bu duygularını en güzel kelimelerle bize anlattı.

İşte soyadındaki “Y” harfinden vazgeçen, ama aşkın peşinden gitmekten asla yorulmayan adam: Cemal Süreya’nın kısa hayat hikayesi.

1931 senesinde ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya gelen Cemal Süreya’nın Kemal, Perihan ve Ayten isimli üç kardeşi daha olur, ama Kemal daha çocukken ölür.

Cemal Süreya

Çocukluğunu, 1938 yılındaki Dersim İsyanından sonra ailesi Bilecik’e sürgün edilene kadar Erzincan’da geçirmiştir. O zamanlar Erzincan’ın bir ilçesi olan Pülümür’den trenle yola çıkan ailenin son durağı Bilecik olur ve burada yaşamaya başlarlar. Üstelik Bilecik dışına çıkmaları yasaktır, buradan başka bir şehre gidemezler.

Yaşanan tüm bu acılar ve zorluklara annesi Gülbeyaz Hanım çok uzun süre katlanamaz ve daha 23 yaşında hayata veda eder. Cemal Süreya hayatının bu kısa ama yaşamında büyük izler bırakan dönemini şöyle anlatır:

“1931 yılında Erzincan’da doğdum. 6 yaşında oradan ayrılmışım. Asıl çocukluğumu geçirdiğim kent Bilecik. Liseyi İstanbul’da, yüksek öğrenimi Ankara’da okudum. Şimdi de aynı çocukluğu İstanbul’da geçirmekteyim. Annem 6 yaşında öldü, yüzünü bile hatırlamıyorum ama bazı tavırlarını hatırlıyorum; bende çok kalmış. Belki beni edebiyata götüren bir sürü neden var ama bir keskin neden ararsam, bunu annemde bulduğumu söyleyebilirim.”

Annesinin vefatının ardından İstanbul’a gönderilen Cemal Süreya ailesinden uzakta bir çocukluğun ve eğitim hayatının içinde bulur kendini.

Cemal Süreya

İstanbul’da ilkokul eğitimine başlayan Süreya daha ilkokuldayken dergi çıkarmaya karar verdi. Şairlik olma isteği daha kendini bilmediği zamanlarda ruhuna işlemişti sanki bu isteğine karşı durmanın imkanı yok gibiydi. Edebiyata yönelmesindeki neden olarak annesini görüyordu çünkü ‘’kalbimin kuşu’’ dediği annesi, ona daha küçücük bir çocukken ’’Kerem ile Aslı’’yı anlatmıştı, bu aşk o zaman düşmüştü belki de içine.

O yaşlarda, o yokluk zamanlarında, o sıkıntılar içerisinde bir dergi çıkarması çok zor görünüyordu, ama asla bu sevdasından vazgeçmedi. Yakın dostu Altan Günalp ile beraber el yazısıyla, kendi çizdikleri resimlerle çıkarmayı başardılar dergilerini, Daha o zamandan bu ikilinin en büyük destekçileri Cemalettin’e hayran olan kızlardan başkası değildi.

Sponsorlu Bağlantı

Kitap okumak Cemalettin için her şey demekti, tam anlamıyla bir kitap kurduydu. Dostoyevski hayranıydı, daha ilkokul 3. Sınıfta yazarın, ‘’Suç ve Ceza’’ ile ‘’Karamazov Kardeşler’’ini defalarca okumuştu.

Bu hayranlığını şöyle anlatıyor Cemal Süreya:

“Aslında ikinci bir doğum tarihim vardır benim, edebiyatla ilgili olarak. 1943’te Dostoyevski’yi okudum ve bende hiç huzur kalmadı. Bugün onu eskisi kadar seviyor muyum? Çok şey aldı onun yerini ama yine de beni edebiyata, şiire iten şeylerde tuhaf bir şekilde en çok bir romancının, Dostoyevski’nin etkisi vardır.”

İlkokulu bitiren Cemal, Bilecik’e geri döndü. Aynı dönemde babası yeniden evlenmişti ve bu evlilik Cemal için hiç de iyi olmayacaktı.

Cemal Süreya

Kalbimin kuşu dediği annesini küçücük yaşta kaybetmiş olan Cemalettin şimdi de üvey annesi olan Esma’nın eline düşmüştü. Düşmüştür diyoruz çünkü Esma Hanım Cemalettin’i sürekli dövüyor, ona ve kız kardeşlerine eziyet ediyordu. Hatta bir keresinde Cemalettin’i zehirlemeye bile çalışmıştı, ona hazırladığı yemeklere cam kırıkları dahi atıyordu.

Cemalettin ortaokulu Bilecik’te okudu ve o zamanlar bilmese de ileride ilk eşi olacak Seniha Nemli ile bu sıralarda tanıştı. Ortaokuldan sonra babasına haber vermeden parasız yatılı sınavlarına giren Cemalettin Haydarpaşa Lisesi’ne kaydoldu. Liseye geldiğinde nihayet üvey anne kabusu da sona erdi. Sürekli problem çıkaran üvey annesi Esma Hanım, mahallede çıkan bir olay sonucunda evden kaçtı. Daha sonra babası Hüseyin Bey, Refika Hanımla yeni bir evlilik yapmış olsa da bunun artık bir önemi yoktu, çünkü Cemalettin yazdığı şiirlerin ve okuduklarının etkisiyle büyüyordu.

Liseyi iyi dereceyle bitiren Cemalettin ardından üniversite eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) Maliye ve İktisat Bölümü’nde tamamladı. Üniversite hayatı ona Muzaffer Erdost, Sezai Karakoç, Hasan Basri, Nihat Kemal Eren gibi dostlar kazandırdı.

Cemal, henüz üniversitede okurken ortaokulda sınıf arkadaşı ve çocukluk aşkı olan Seniha Nemli ile evlendi.

Cemal Süreya

Evliliklerinden bir sene sonra 1954’te üniversiteden mezun olan Cemal, Eskişehir Vergi Dairesinde stajyer olarak çalışmaya başlar. Ancak bu süreçte Seniha Nemli ile evliliğinde sıkıntılar baş göstermiştir. Cemal Süreya’nın maddî durumu iyi değildir buna bir de Seniha Hanım ile aralarındaki eğitim farkı eklenince evlilikleri pek de yolunda gitmemeye başlar. Tam da bu dönemde Cemal Süreya eşine karşı zaman zaman şiddete dahi başvurur. Evliliğinde yaşadığı bu sıkıntılardan dolayı Süreya mutluluğu başka yerlerde aramaya başlar. Üvercinka hayatına bu dönemde girer. Üvercinka adını verdiği aşık olduğu kadın aynı iş yerinde çalıştığı biridir, onu arkadaşlarından kimse tanımaz, bilmez. Süreya’yı çok etkilemiş olmasına rağmen Üvercinka ile birlikteliği çok kısa sürer.

1955’te Ayçe adını verdikleri bir kız çocukları dünyaya gelir. Ayçe’nin doğumunun ardından müfettişlik sınavına girerek kazanan Süreya müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a atanır. İstanbul için şu sözleri söyler:

“Birçok kent gezdim, hepsinden etkilendim, ama en çok İstanbul’dan etkilendim. İstanbul bir kent gibi değil, bir hayvan gibi, yağmur yağdığında kokusu olan, diri bir kent. Çok eski, çok karışık, hiçbir simetrik duygu taşımayan bir kent.”

Vergi dairesindeki işi, edebi çalışmaları ve kızı Ayçe tüm vaktini almaktadır artık. Bu sırada eşi Seniha ile yaşadığı sorunlar da had safhaya ulaşmıştır. Gördüğü şiddete daha fazla dayanamayan Seniha, Süreya’yı terk edip kızıyla birlikte baba evine döner.

İstanbul’da sanatçıların buluşma noktası olan Baylan Pastanesi’nde Cemal Süreya yeni arkadaşlıklar edinir ve ‘İkinci Yeni şairleri’ ortaya çıkar: Ece Ayhan, İlhan Berk, Ülkü Tamer, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya.

Cemal Süreya

1957 yılında babasını kaybeden şair, onun için “Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” isimli şiirini yazar. Seniha Hanım ile boşanmasının ardından üvey annesi Refika Hanım ve kardeşinin yanına taşınan şair, ikinci yeni şairlerinin ardı ardına ürünler verdiği bir dönemde, 1958 yılında İkinci Yeni‘nin sembolü olacak bir kitapla okurların karşısına çıktı: “Üvercinka

Ardından 1959’da askere gidip 1960 yılının sonunda terhis oldu ve 1961 yılında görevli olarak Paris’e gönderildi, burada ise “Kars” şiirini yazdı. Daha sonra Cemal Süreya, sık sık ziyaret ettiği Yelken dergisinde düzeltmenlik yapmakta olan Zuhal Tekkanat arkadaş olur ve bu arkadaşlık 1967 yılında evlilik ile sonuçlanır. 1969 senesinde bu evlilikten çiftin Memo Emrah isimli bir çocukları olur. Yaşadığı maddi sıkıntılar sebebiyle memuriyet hayatına geri dönmek zorunda kalan Süreya, eşini İstanbul’da bırakarak Ankara’daki görevine başlar. İki farklı şehirdeki iki ayrı ev maddi olarak aileyi zorlayınca Zuhal Hanımın işi Ankara’ya naklettirilir. Ancak aynı evi paylaşmalarına rağmen geçinemezler, çünkü ikisi de çok kıskançtır. Evlilikleri çok uzun sürmez ve boşanırlar. Süreya, üçüncü evliliğini bir arkadaş toplantısında tanıştığı Güngör Demiray’la 1975’te yapar, ancak büyük bir sevgiyle başlayan bu birliktelik de uzun sürmez ve Süreya’nın tutarsızlıkları ve kıskançlıkları sebebiyle bir sene sonra biter. Daha sonra yine Zuhal Tekkanat ile birlikte olmayı denese de bu birliktelik yürümez. Süreya’nın son eşi kitabevi sahibi dört çocuklu dul bir kadın olan Birsen Sağnak’tır. Kitabevine gidiş gelişlerle başlayan tanışma evlilikle sonuçlanır. Bu evlilik Süreya’ya iyi gelir, Birsen Hanım, onun tutarsızlıklarını ve iniş-çıkışlarını dizginler, ona adeta anne şefkatiyle yaklaşır. Süreya gerçek anlamda aile sıcaklığını onun yanında bulmuştur desek yalan olmaz.

Ancak Cemal Süreya’nın hayatındaki kadınlar, sadece eşleriyle sınırlı değil hem evliyken hem de bekarken birçok kadınla ilişki yaşadı Cemal Süreya. Bunların en çok dikkat çekeni ise kendisi gibi o da evliyken ilişki yaşamaya başladığı Tomris Uyar.

Tomris Uyar

Tomris Uyar’ı edebiyat dünyası gencecik yaşta tanıdı; deneme ve öykü yazarıydı. Gazeteci ve Şair Ülkü Tamer’in eşiydi. Tomris, Tamer ile evliyken Cemal Süreya’ya aşık oldu, üstelik Cemal Süreya da evliydi. Birbirleri için eşlerinden boşandılar. Bugün bile edebiyat dünyasının ‘’Türk edebiyatının en verimli aşkı’’ olarak tanımladığı bu birliktelik üç yıl sürdü. Süreya’nın Tomris ile yaşadığı aşk, 4 evliliğin arasında yaşanmış büyük bir aşktı.

Cemal Süreya’nın bu dönemde Tomris için yazdığı Sayım şiiri belki de bu aşkın en güzel şiiri oldu:


Ay ışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni
Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni
Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni
En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni”
Bundan başka hep bir içli, bir acıklıydı Cemal Süreya’nın dizeleri. Adeta aşkı bir morfin gibi alıyordu vücuduna. Yoksa bir adam bir kadına şöyle diyebilir miydi?

Daha nen olayım isterdin
Onursuzunum senin!

Bir gün Cemal Süreya ile ilişkisi sorulduğunda şunları söyledi Tomris: “Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. ‘Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikâyen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim; benim ağzımdan kimse duymayacak’ dedi ve doğrusu hiç yazmadı”

Sadece bu aşkın ömrü üç yıllıktı ve tükenmişti. Geriye de güzel bir dostluk bırakmıştı. Bırakmıştı bırakmasına ama öfkesiz de olmazdı bu aşk. Bir tartışmanın ardından Süreya, Tomris’e yazdığı bütün mektupları yırtıp attı. Bu mektuplardaki aşk da böylece sadece onların arasında kaldı. Tomris’le gittiği hiçbir mekana bir daha uğramadı Cemal Süreya…

Tomris’in yakınlarına anlattığı şu küçük hikaye aşklarının büyüklüğünü gösteriyor aslında bize: Cemal Süreya, her akşam iş çıkışı hiçbir yere uğramadan direkt eve, Tomris’e koşarmış. Tomris bir gün, ‘’Biraz gez, dolaş; arkadaşlarınla buluş’’ demiş. Ertesi gün ve ondan sonraki günlerde geç gelmeye başlamış Cemal. Ancak bir akşam örtü silkelemek için cama çıkan Tomris, aşağıda, evin önünde bekleyen Cemal’i fark etmiş. Belli ki Tomris’in arkadaşlarıyla vakit geçirdiğini düşündüğü zamanı doldurmak için evin önünde bekliyormuş. Tomris Uyar bu durumun adını, ‘’Şahsiyet Rötarı’’ koymuş.

1982’de Maliye’deki görevinden emekli olan Süreya bütün vaktini edebiyata ayırmak niyetindedir. Fakat emekli aylığı masraflarını karşılamaya yetmediği için Ortadoğu İktisat Bankasında çalışmaya başlar.

Cemal Süreya

Ancak, banka altı ay sonra iflas ettiği için Süreya mahkemeye çıkar ve uzun bir süre boyunca yargılanır. Sonuçta beraat ederek Birsen Hanımla Kadıköy’deki evlerinde düzenli bir hayat yaşamaya başlar. Bu dönemde sigara ve kahve alışkanlığını bırakır, ama alkolden uzaklaşmak mümkün olmamıştır.

Yakın arkadaşları Turgut Uyar ve Edip Cansever’in erken yaşta ölmeleri, Cemal Süreya’daki yalnızlık hissini ve ölüm korkusunu güçlendirdi.

Cemal Süreya

Dostlukları onun için çok önemliydi, şöyle demişti bir keresinde:

“Ben çocukluğunu yitirmemiş bir adamım. Bununla birlikte biraz da ciddi bir adamım. Okuyan bir adamım. Yalnız bir adamım. Fazla kalabalıktan hoşlanmam. Küçük bir arkadaş çevrem vardır, onun dışına çıkmam. Bu çevreler bazen değişir ama genellikle küçük bir çevredir. Dolaşmayı da fazla sevmem. Aynı masada oturmayı, aynı masada çalışmayı severim. Ayn lokantada yemek yerim. Sınırlı bir hayattır benim hayatım. Evimin karşısında bir kahve var, boş zamanlarımda oraya gider otururum, arkadaşlarım gelir. Ben aslında arkadaş canlısı bir adamım. Arkadaşlarım neredeyse orayı severim.”

Cemal Süreya, ömrünün son bir senesini asosyal ve uyumsuz bir çocuk olan oğlu Memo’nun taşkınlıkları sebebiyle oldukça sıkıntılı geçirdi. Birsen Hanımla huzurlu bir hayat yaşarken eski eşi Zuhal Tekkanat ve oğlu Memo onların yanına taşındı. Memo’nun davranışları taciz ve şiddet boyutuna ulaştı, stres altında olan Süreya kendini içkiye verdi. İşkenceli günler yaklaşık bir ay devam etti. 9 Ocak 1990’da girdiği alkol komasından çıkamayan Cemal Süreya 59 yaşında şeker koması, akciğer ödemi, kalp yetmezliği sebebiyle hayata gözlerini yumdu.

Sponsorlu Bağlantı

Cemal Süreya’nın soyadındaki “Y” harfini kaybetmesinin hikayesi ise çok ilginç:

Cemal Süreya

Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede iki iyi arkadaştır. İkisi de sınıf arkadaşları olan ‘Muazzez Akkaya‘ isminde bir kıza aşıkmış. Gün boyu Muazzez’e yazdıkları şiirleri birbirlerine okuyan ikili arasında zamanla bir yarış başlamış ve sonunda birbirleriyle ‘Muazzez’i kim elde edecek?’ diye iddiaya girmişler. Kaybeden ömrü boyunca üzerinde taşıyacağı bir bedel ödeyecekmiş. ve sonunda soyadını değiştirmekte karar kılmışlar. Eğer iddiayı Cemal Süreyya kazanırsa ;Sezai Karakoç’un soyadı ‘Karkoç’ olacak; Sezai Karakoç Kazanırsa ; Cemal Süreyya’nın soyadı ‘Süreya’ olacakmış.

Tahmin ettiğiniz üzere iddiayı Sezai Karakoç kazanmış ve Muazzez’le çıkmaya başlamış. Cemal Süreyya da gidip soyadındaki ‘Y‘ harfinin birini sildirmiş.

Ancak hikaye burada bitmiyor: Muazzez Akkaya, Sezai Karakoç’un kendisi ile bir iddia sonucu birlikte olduğunu öğrenince bunu kaldıramıyor ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve’ye geri dönüyor. Bu duruma çok üzülen Sezai Karakoç, Muazzez Akkaya’ya ithafen ‘Mona Rosa‘ isimli şiirini yazıyor. “Nasıl olur ‘Mona Rosa’ 2002’de yayınlandı” diye düşünebilirsiniz, ancak Karakoç bu şiiri, 1950 yılında Mülkiye’de öğrenciyken yazmıştır, şiir 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır.

Daha fazla Edebiyat…


Bu içeriği arkadaşlarınla paylaşmak ister misin?

Yorumlar

yorumlar

Choose A Format
Personality quiz
Series of questions that intends to reveal something about the personality
Trivia quiz
Series of questions with right and wrong answers that intends to check knowledge
Poll
Voting to make decisions or determine opinions
Story
Formatted Text with Embeds and Visuals
List
The Classic Internet Listicles
Countdown
The Classic Internet Countdowns
Open List
Submit your own item and vote up for the best submission
Video
Youtube, Vimeo or Vine Embeds

Send this to a friend